okumadan önce küçük bir not

Bu yazı, Açlık’ı henüz okumamış birine kitap hakkında fikir vermekten çok, kitabı bitirdikten sonra üzerine biraz daha düşünmek isteyenler için. Romanın temel meselesine, karakterlerin ilişkisine ve bazı sahnelere açıkça giriyorum. Okuma deneyiminizin tamamen size ait kalmasını istiyorsanız önce kitabı bitirip sonra buraya dönmeniz daha iyi olabilir :) Arkasındaki hikâyeyi merak ediyorsanız direkt ikinci bölüme bakabilirsiniz.

kitap incelemesi

Açlık kitap künyesi
kitap künyesi

Açlık’ı merak etmeme neden olan şey, bir insanın sevdiği kişiyi kaybettikten sonra onun bedenini yemeye karar vermesiydi.

Böyle bir fikrin yalnızca okuru sarsmak için kullanılmadığı, yasla ve sevgiyle gerçekten bir derdi olduğu belliydi. En azından ben öyle düşünmüştüm. Rahatsız edici, biraz tuhaf, bitirdikten sonra da kafamın içinde dolaşmaya devam edecek bir kitap bekliyordum. Kapağı, adı ve karşıma çıkan birkaç sosyal medya paylaşımı da görevini yaptı tabii ki. Popüler kültürün uslu bir neferi olarak kitabı aldım. (Kapak için saygı duruşu.)

Choi Jin-young’un Açlık kitabının Türkçe baskı kapağı
kitap kapağı

Ortada gerçekten güçlü bir fikir var. Bunu inkâr etmiyorum.

Gu sokak ortasında ölüyor. Dam onun bedenini eve götürüyor ve kaybolmasına izin vermemek için onu kendi bedenine katmaya karar veriyor. Roman, hayatta kalan Dam’ın sesiyle ölümün ardından konuşmaya devam eden Gu’nun sesi arasında gidip gelirken çocukluklarına, birbirlerine nasıl tutunduklarına, yoksulluğa, kayıplara ve onları durmadan biraz daha dar bir yere sıkıştıran hayata dönüyor. Konu hakkında bilmeniz gereken aşağı yukarı bu kadar.

Kitabı bitirdiğimdeyse elimde çok belirgin bir his vardı. Kitabın ne anlatmaya çalıştığını anlamıştım ama anlattığı şeyi nedense hissedememiştim.

iki sesin arasında kalmak

Romanın iki anlatıcıyla ilerlemesi kâğıt üzerinde iyi bir tercih. Dam kaybettiği kişinin bedeninin başında konuşurken Gu ölümün öte tarafından ona cevap veriyor. Yas böylece yalnızca geride kalanın hikâyesi olmaktan çıkıyor.

Benim okuma deneyimimdeyse iki ses birbirinden yeterince ayrılmadı. Bölümlerin başındaki işaretler anlatıcının değiştiğini gösteriyor fakat seslerin ritmi, kelime tercihleri ve dünyaya bakışları birbirine o kadar yakın ki bir süre sonra kendimi sürekli kimin konuştuğunu kontrol ederken buldum. Hele bir de kitabı rastgele bir sayfada bırakıp başka bir işle uğraşırsanız, yandınız. Geçmişle şimdi arasındaki sıçramalar da eklenince metne yaklaşmak yerine küçük bir karakter şeması tutuyormuşum gibi hissettim.

Belki bu benzerlik bilinçliydi; Gu ile Dam arasındaki sınırın biçimsel olarak da silinmesi istenmiş olabilir. Fakat onların birbirine karışması, benim ikisinden de uzaklaşmamla sonuçlandı.

buna aşk demek zorunda mıyız?

Gu ile Dam’ın ilişkisi çocuklukta başlıyor. İkisi de başka insanlarla kuramadıkları yakınlığı birbirlerinde buluyor, dışlandıklarında yine birbirlerine dönüyor, hayatın onlardan esirgediği güveni beraber üretmeye çalışıyorlar.

Roman ilerledikçe ilişkilerinde nefes alacak yer kalmıyor; ikisi de diğerini sevdiği bir insan olmaktan çıkarıp hayatta kalmasının tek şartına dönüştürüyor. Birbirlerine iyi gelmiyorlar. Daha da kötüsü, artık iyi gelmediklerini ikisi de biliyor. Buna rağmen ayrılmak bir ihtimal olarak bile yaşayamıyor.

Ben bu ilişkiyi aşk diye okuyamadım.

Choi Jin-young bu ilişkiyi benim okuduğumdan farklı bir yerde konumlandırıyor; buna ikinci bölümde döneceğim.

Kitapta sevgi hiç yok demiyorum; sevgi bütün bunların içinde bir yerde duruyor olabilir. Fakat sevginin varlığı, kurulan her ilişkiyi aşk yapmaya yetmiyor benim için.

Roman da ilişkiyi bütünüyle romantize etmiyor; karakterlerine bunun aşk olup olmadığını düşündürüyor. Yine de vazgeçemeyişlerini zaman zaman neredeyse kutsal bir şey gibi çevreliyor. Bense bu yıkımı hayranlıkla izleyemedim.

Özellikle Dam’ın yanlış olduğunu bildiği hâlde kendini bu ilişkinin içine yeniden ve yeniden bırakması beni üzmekten çok sinirlendirdi. Bir roman karakterinin sağlıklı kararlar vermesini beklemiyorum elbette. (Böyle bir şart koysak dünya edebiyatının yarısını kapının önüne koymamız gerekir.) Fakat Dam’ın hayattan hiçbir şey beklemeyişi, kendine Gu’dan bağımsız tek bir gelecek düşünmeyişi ve bunu giderek daha kesin bir kabullenişe dönüştürmesi bana derin değil, boğucu geldi.

Gu olsun ya da olmasın, Dam mutsuz. Dam’ın yanında olup olmaması da Gu’nun dünyasında pek bir şeyi değiştirmiyor. Birlikteyken bile.

Bu kadar kesintisiz bir karanlığın içinde karakterlerle bağ kurmam giderek zorlaştı. Her kitaptan neşeli olmasını veya karakterlerinin yaşama sevinciyle dolaşmasını beklemiyorum. Fakat benim gözümde acının da tonları var. Her kayıp bir öncekinden daha ağır, her çıkış kapısı kilitli, her kısa mutluluk birazdan elden alınmak üzere kurulunca bir noktadan sonra yeni bir darbeyi eskisi kadar hissedemiyorsunuz.

Karakterlerin birbirlerine duydukları açlığı okudum fakat neden hâlâ birbirlerine dönmek zorunda olduklarına inanamadım. Kitap sürekli onların arasında koparılamaz bir bağ bulunduğunu söyledi. Ben o bağı anladım ama zerre hissetmedim.

aç olan kim?

Romanın en güçlü tarafı, “açlık” fikrini yalnızca bedensel bir ihtiyaç olarak bırakmaması. Gu ile Dam yemek için, güvende olmak için, sevilmek ve hatırlanmak için açlar. Kendilerine ait küçücük bir gelecek için de. Bazen sıcak bir kase çorba, bazen dokunabilecekleri bir beden, bazen de kimsenin onları bulamayacağı bir oda istiyorlar.

Üstelik romanın Korece adında “açlık” kelimesi hiç geçmiyor; buna ikinci bölümde döneceğim.

Kitap burada daha geniş, daha sert bir yere bakıyor. Yoksulların emeğini, zamanını ve bedenini yiyen bir düzen var. Borç aileden çocuğa geçiyor. Para yalnızca yaşamayı kolaylaştırmıyor; kimin insan muamelesi göreceğine de karar veriyor. Gu’nun bedeni çalıştırılıyor, dövülüyor, kullanılıyor ve sürekli bir başkasının alacağına çevriliyor. Dam’ın sevdiği kişiyi yemesi korkunç görünüyor, evet. Fakat roman asıl yamyamlığın nerede başladığını kurcalıyor:

Bir insan başka bir insanın etini ağzına aldığında mı, yoksa onun bütün ömrünü azar azar tükettiğinde mi yamyamdır?

Kitabın bende en çok karşılık bulan tarafı da buydu. Gu’nun bedeninin bir meta gibi görülmesiyle Dam’ın o bedeni kimseye bırakmamak için yemesi arasında rahatsız edici bir bağ var. Dam onu yok etmiyor kendi zihninde; tam tersine, dünyanın tüketmesine izin vermeden içinde saklamaya çalışıyor. Yas, sahip olma arzusu ve sevilen kişiyi kaybetmeyi reddetmek tek bir bedende birleşiyor.

Sorun şu ki bu metafor karakterlerden daha fazla iz bıraktı. Fikirden etkilenmekle romandan etkilenmek farklı şeylermiş sanırım.

Tayfun Kartav’ın çevirisinde beni metinden koparan belirgin bir pürüz hissetmedim. Türkçe metin, romanın sert görüntülerini de kısa ve kesik düşüncelerini de taşıyor. Mesafem cümlelerden kaynaklanmadı. Sorunum, romanın kurduğu ilişkiyle ve acıyı neredeyse hiç hafifletmeden üst üste yığma biçimiyleydi.

Bu nedenle Açlık için kötü bir kitap demek istemiyorum. Ne yaptığını bilen, imgesini sonuna kadar götüren ve sınıfla beden arasındaki ilişkiye gerçekten rahatsız edici bir yerden bakan bir roman. Karanlık, lirik ve saplantılı ilişkileri seven bir okur için çok daha sarsıcı olabilir.

Kitap bittikten sonra Gu da Dam da içimde yaşamaya devam etmedi. Onların yerine, romanın ortaya attığı birkaç soru kaldı: Birini hatırlamakla ona sahip olmak arasındaki sınır nerede? Bir insanı tüketmenin yalnızca tek bir biçimi mi vardır?

Sorular hâlâ ilginç. Karakterler değil.

Açlık’ın beni rahatsız etmesini bekliyordum. Rahatsız da etti. Yalnız, kitabın istediği yerden değil.


meraklısına: Açlık’ın arkasındaki hikâye

Buradan sonrası benim gibi bir kitabın ne anlattığı kadar nereden geldiğini, kendi ülkesinde nasıl karşılandığını ve başlığının çeviride nasıl değiştiğini de merak edenler için :)

sekiz yıl sonra gelen kalabalık

2015’te yayımlanan roman ilk yıllarında sessiz kalmış; ikinci yılından itibaren senede yaklaşık iki bin adet satmış. Satışlar 2020 civarında yükselmeye başlamış, yalnızca 2023’ün ilk üç ayında ise elli bin adet satmış. Choi Jin-young bu gecikmiş ilgiyi, uzaktaki bir yıldızın ışığının dünyaya geç gelmesine benzetiyor. Yalnız yıldız ışığının biraz YouTube desteği aldığı kesin :)

Kitabın asıl sıçramasında, 구의 증명 için hazırlanan karanlık ve sakin şarkılardan oluşan oynatma listelerinin büyük payı var. Bazıları üç milyona yakın dinlenmiş. Bu videolarda kitabın uzun uzun konusu anlatılmıyor. Birkaç cümle, kitabın ruhuna uygun şarkılar ve o cümlelerin üzerine çöken karanlık bir hava var.

Kitap önce hikâye olarak değil, atmosfer olarak yayılmış. Tıpkı bizim de kapağından etkilenmemiz gibi yani.

Aladin’in 2023 verilerine göre özellikle genç kadın okurların taşıdığı roman, aynı yıl Kyobo’nun yıllık genel çok satanlar listesinde dokuzuncu sıraya yerleşmiş. Yani kitap Kore’de ilk anda reddedilmemiş; az sayıdaki okurdan yeni bir kuşağa, elden ele büyümüş.

2024’te iki yüz bin satışa ulaşan kitap, bugün İngiliz yayıncısı tarafından on dilde yarım milyon satan bir “kült fenomen” olarak tanıtılıyor. Yayıncı dili elbette ama ilk yıllarında senede iki bin satan bir roman için yine de şaşırtıcı.

yazarın anlattığı aşk

Choi Jin-young bu romanı okuru yalnızca şaşırtacak bir yamyamlık hikâyesi yazmak için kurmamış. Yazarın anlattığına göre birini yeme düşüncesi romanı yazmadan çok önce de zihnindeymiş.

2023’te verdiği röportajda, eskiden sevgilisinin etinden küçük parçalar koparıp yediğini hayal ettiğini söylüyor. Üstelik bu ona korkunç veya iğrenç gelmiyormuş. Tam tersine, birini çok sevdiği için kurabileceği sevimli bir hayalmiş.

Kitabın sonundaki “Yazarın Notu”nda bu eti yumuşak ve yapışkan bir mochiye benzetiyor. Açıkçası romantizm skalasında daha önce pek karşılaşmadığım bir nokta ama bunu öğrenince Dam’ın yaptığının romana sonradan iliştirilmiş bir şok unsuru olmadığı anlaşılıyor.

Choi Jin-young ölüm, ruh ve beden üzerine sık sık düşündüğünü de anlatıyor. Sevdiği kişinin bedeni öldükten sonra bile ona ait olmaya devam edeceği için o bedeni toprağa vermenin veya yakmanın dayanılmaz olacağını düşünmüş. Dam’ın Gu’yu yemesi buradan doğuyor: Onu yok etmek için değil, başka hiç kimsenin erişemeyeceği bir yerde saklamak için.

Yazar bunu aşkın derinliğini ve mutlaklığını gösteren bir metafor olarak görüyor. Ben hâlâ aynı yerde değilim.

Yazar, Gu ile Dam’ın hikâyesini bir ocak ayı boyunca neredeyse hiç dışarı çıkmadan, odasının köşesindeki tek kişilik koltukta yazmış. Yorulduğunda veya umutsuz hissettiğinde 9 and the Numbers grubunun “Genesis” şarkısını tekrar tekrar dinlemiş. Bazen üç dakikalık parçayı bir saat boyunca döngüde bıraktığını söylüyor. Merak edenler için çevirdiğim sözleri aşağıya bırakıyorum :)

9 and the Numbers grubunun Genesis şarkısının Selen Demirtaş tarafından yapılan Türkçe çevirisi
şarkı çevirisi

Romanın yıllar sonra kendisine özel hazırlanan şarkı listeleri sayesinde yeniden keşfedilmesi çok hoşuma gitti. Kitap yazılırken bir şarkıya tutunmuş, okuruna da yine müzik aracılığıyla ulaşmış.

Gu’nun İspatı nasıl Açlık oldu?

Romanın Korece adı 구의 증명.

Buradaki , Gu’nun adı. Türkçedeki ilgi ekine, 증명 ise “kanıt” veya “ispat” kelimelerine karşılık geliyor. Başlığı kelime kelime çevirdiğimizde elimizde Gu’nun Kanıtı ya da Gu’nun İspatı kalıyor.

Bu ad romanın içinde gerçekten anlamlı. Gu’nun hayatı boyunca toplum tarafından değersizleştirilmesini düşününce bütün kitap onun yaşamış olduğuna dair bir kanıt gibi okunabiliyor. Gu sevildi. Gu acı çekti. Gu bu dünyadan geçti. Dam’ın onun bedenini yemesi de bu kanıtı kendi bedeninde saklama çabasına dönüşüyor.

Orijinal başlık daha mahrem. Fakat dürüst olalım: Gu’nun Kanıtı adıyla ve kitabı hiç tanımadan bir kitapçıda karşılaşsaydım muhtemelen bu kadar merak etmezdim. Başlık Türkçede ilk bakışta pek bir şey anlatmıyor. Gu kim? Neyi ispatlıyor? Neden ilgilenmeliyim?

Açlık ismi hiç öyle değil. Tek kelime. Keskin. Kapaktaki görselle yan yana geldiğinde daha da huzursuz edici bir hâl alıyor. Ne açlığı? Kim aç? Bir insanın bedenini yiyecek kadar mı? Eliniz ister istemez kitaba gidiyor.

İngilizce çeviride de Hunger adı tercih edilmiş. Yani Türkçe baskı bu yön değişikliğini tek başına yapmış değil. İngiliz yayıncı da kitabı bedensel, duygusal ve ekonomik açlık üzerinden dünyaya sunmayı seçmiş. Bir ArtReview incelemesinde bu değişikliğin odağı Gu’dan Dam’a, onun Gu’yu yiyerek sahiplenmesine ve içinde saklama arzusuna kaydırdığı söyleniyor.

Katılıyorum.

Yine de yayıncılık açısından Açlık bana daha başarılı geliyor. Orijinal başlığın Gu’ya dönük mahremiyetini zayıflatsa da romanın bedensel, duygusal ve ekonomik damarlarını tek kelimede buluşturuyor.

Başlık çevirisinde yalnız sözlük karşılığı değil, kapak, tanıtım ve hedef okur da devreye giriyor; karar da çoğu zaman tek başına çevirmene ait değil. Bu açıdan Açlık nokta atışı olmuş.

Kitabın Türkiye’ye gelişinin 2026’yı bulmasını Kore’deki geç yükselişten ve ardından hızlanan uluslararası hak satışlarından bağımsız düşünmek zor. 2023’teki sıçramayı Aralık 2024’te İngilizce yayın haklarının alınması, Haziran 2025’te Hunger’ın ve 2026’da Tayfun Kartav’ın Türkçe çevirisinin yayımlanması izliyor.

Yani 2015 tarihli bir kitap on bir yıl boyunca bir köşede beklerken tesadüfen bulunmuş değil. Önce kendi ülkesinde ikinci kez doğmuş. Sonra yabancı yayıncıların önüne gitmiş.

Ben kitabın kendisini sevemedim. Ama sekiz yıl boyunca kendi okurunu arayıp sonunda bir YouTube oynatma listesinden yolunu bulmasını oldukça tatlı buldum.

Kitaptan daha çok bu hikâyeyi sevmiş olabilirim. Olur öyle.